Bir Yol Hikayesi: Bitlis

Ahlat Ağacı 🍂

Budaklı köyünü daha önce hiç duydunuz mu? Yahut bilinmeyen bir lokasyonun yine bilinmeyen bir güzelliğini her neredeyse görmek isteyip yola düştüğünüz oldu mu?

Bir telefon markası reklamıyla anımsayacağınız şirin bir köyün bendeki hikayesine eşlik ederken akacak bu defa satırlar. Sosyal çağın olumlu bir getirisi bu. Bilinmeyen bir yeri ulaşılabilir teknolojiyle görünür kılmak, orayı görme isteğini uyandırmakla kalmayıp bizim gibi delileri derhal harekete de geçirebiliyor. Belirli sebeplerle uzunca zamandır il dışında olup da memleketimize döndüğümüzde, TV reklamlarını kasıp kavuran Budaklı kaplıcaları sahnelerinin hemen yanı başımızda çekildiğini anlar anlamaz ertesi sabah için plan yaptık yol arkadaşım Simeya ile. -Yine aynı sebeple yola düştüğüm bir lokasyon daha olacak ilerleyen yazılarda. Lütfen hala trend olan gezi temalı fotoğraflar çekmek uğruna yapılan seyahatlerle karıştırılmasın. Sadece artık herkesce bilinen ve  mutlak gidilecek yerlerin kalabalıklaşıp da girilmez olacağı zamanlar gelmeden ilk ziyaretçilerinden olmak niyetim. Ve sabırsızlığım.-

Kaplıcada keyiy yapan mandalar. 🐂

Rötarından hiçbir zaman ödün vermeyen çok sevgili Van Gölü Ekspresi bizi şaşırtan bir dakiklikle geldiği için Muş-Tatvan arası kullanacağımız ulaşım aracımız bir anda değişiverdi. Tabii 9’da başlayacağını umduğumuz minik gezimiz de. Hedefe mutlak ulaşmak suretiyle kodlanan hücrelerim, partnerim gitmekten vazgeçmeden B planını sundu ve parmak kaldırıp ilerlemeye başladık. Bizim için Norşin’e kadar gelen sevimli amca, köy sapağına kadar ulaştıran paramedik bir genç ve ardından biraz yürümeyle istediğimiz yere varmayı başardık. Kümbetleriyle anılan Bitlis böyle anılmanın hakkını verip koca bir kümbet ve mezar taşlarıyla karşıladı bizi. Mevsim kıştı. Kara bata çıka ilerleyip daha yakından keşfetmeye başladık. Tarihi adeta taşla tescil eden Bitlis’te şehrin kaleleri, hanları, hamamları, anıt mezarları, kümbetleri, medrese ve köprüleri yöreye özgü kızıl kesme taştan yapılmıştı. Öğrendiğimize göre Bitlis ve Ahlat’tan iki farklı taş çıkarmış. Bitlis taşı daha sert ve dayanıklı, Ahlat ilçesinde Nemrut Dağı’nın eteklerinden çıkan taş ise daha yumuşak ve işlenmesi kolay bir taşmış. Günümüzde de hala kullanılmaktaymış. Budaklı köyünün de bağlı olduğu, Selçuklular döneminden başlayarak Nemrut Dağı’nın eteklerinde bir yerleşim yeri olarak kullanılan Güroymak asıl adıyla Norşin, Muş ovasının güney ucunda olduğundan son yıllarda gelişme göstermiş ve nüfus artmış.

Budaklı sapağına ilerlerken binince adının Abdullah olduğunu öğrendiğimiz bi abi iki kızıyla olmasına rağmen yolun uzun olduğunu anlatarak bizi bırakabileceğini söyledi. Düşünmeden atladık. Zaten böyle bir şey bekliyorduk. Artık aracın girmediği yerde inip yürümeye başladık. Kaplıcaya gittiğini tahmin ettiğimiz iki teyzeye yolu sorup doğruluğunu teyit ettik. Önümüzde yürüyen iki teyze, yanımızda  iki kız çocuğuyla, iki genç kız, güle konuşa, ileride tüten buhar faktörünün de artırdığı heyecanla, bir adımı on adım atarcasına büyük atarak kaplıcaya ulaşmaya çalışıyorduk.

Ana kaynağı Nemrut Krater Gölü olan kaplıcalara sahip bu şanslı topraklar, özellikle kış aylarında eksi 10 dereceyi bulan havalarda yöre halkının da atlarını, mandalarını yüzdürmek, ısıtmak, temizlemek ve eylemek için getirdiği bir alanken kazara fotoğrafçıların ilgi odağına dönüşmüş olacak ki son yıllarda Türkiyenin dört bir yanından akın akın gelen fotoğrafçı gruplarını ağırladı. Zira -10 derece bir havada yer altından 38 ila 40 derece sıcaklıkta çıkan suyun buharıyla oluşan doğal efekt ve manzaraya eşlik eden karlı dağlarla, yıllardır atıl durumda olan ve sadece köylüler tarafından kullanılan alan, şu an en ilgisiz kişiler tarafından bile ustalıkla fotoğraflanıyordu. Bunu fırsat bilen köy çocukları da ziyaretçilerin harika fotoğraflar çıkarabilmesi için cüzi ücretler karşılığında, öğrendikleri akrobasik hareketleri müthiş bir hünerle sergileyip atların üzerinden ters taklalar atıyorlardı. Hayvanlarla olan dostça iletişimleri ise içleri ısıtıyordu. Etrafımızda onlarca fotoğraf flaşı patlarken, birbiri ardına deklanşör sesi gelirken, biz de kadim yol arkadaşım ile yalnızca yaşadığımız ana şahitlik ediyorduk.

Fotoğraf Adem Sönmez’e aittir.

Bir yeri sindirerek gezmenin o bölgenin yerlilerini ve yaşamlarını tanımaktan geçtiğini düşünüyorum. Hoş bu yöreye çok da yabancı sayılmadığımız için şanslı hissediyorduk. Bizi kaplıcaya getiren abinin teklifiyle kalabalıklaşan göletten uzaklaştık. Sizlerin de şu an aklından geçtiği gibi Simeya ile koku üzerine konuşmaya yeltendim ki her güzel şeyin bir bedeli olduğunu anımsayıp, beynimde bu kokuyu saf mutluluk hormonumla kodlayıp konuyu açmadan kapattım. İlerlerken Abdullah abi birinci ağızdan duyduğumuz rivayetle “Eskiden dedelerimiz buraların dağ köylerine yürüyerek çıkacak zindeliktelerdi. Bizler şu an araçlarla bile düşünerek çıkıyoruz (gülüyor). Köydeki suyun tam olarak nereden geldiğini hep merak ediyorlarmış. Yine dağ köylerine çıktıkları bir günde akarsu boyunca ilerlerken dedem bastonunu suya bırakıyor. Bir gün sonra o baston deminki suda çıkıyor. Böylece suyun yeraltından kaynayarak çıkmadığını, Nemrut Dağı’ndan akan doğal bir kaynak suyu olduğunu kendilerince bir testle kesinleştiriyorlar.” diye anlattı Abdullah abi. Sonra hemen bizi köy dışına kadar bırakmayı teklif etti. Elbette sevinçle kabul ettik. Buralıların misafirperverliği, dışarıdan gelene ne yapacağını, nasıl daha güzel ağırlayacağını bilememezliği bu topraklara ayak basmadan anlatılabilecek bir şey değil. Bir anda kendimizi Abdullah abinin evinde bulduk. Onun ve çocuklarının ısrarına rağmen eve gelmek için çok vaktimizin olmadığını anlatmaya çalışırken ‘o zaman eşimle tanışın’ dedi ve bir anda o muhteşem kokunun peşine tabiri caizse K-9 köpekleri gibi düşüp, tandırda ekmek pişiren eşinin elinden buralarda çok yaygın olarak tüketilen sıcacık tandır ekmeğinden birer parça nasiplendik. Ayak üstü kısa bir sohbet edip içimiz ve midemiz sıcacık ayrıldık.

Kısa kış günlerinde gün kararmadan Muş’taki evlerimize dönmeyi istediğimiz için ilk lokasyonumuzdan beklediğimizden fazlasını bulmuş olmanın mutluluğuyla Bitlis merkeze doğru ilerledik. Ekmekle uyardığımız midemiz enerjimizin azaldığı sinyalini verince Bitlis ve Siirt illeri arasında hala kime ait olduğu tartışılan ‘büryan’ ı yemeğe karar verdik çünkü biliyoruz ki doğuda yenilen her et, nerede yapılırsa yapılsın ülkenin en leziz etleridir. Bu iştahla çarşıda tek tek gezdiğimiz tüm meşhur büryancılarda hala öğle vakti bile olmamasına rağmen büryan kalmadığını üzüntüyle öğrendik. Bize de en lokal yerinden leziz mi leziz bir pide yemek düştü. Büryan yemek hala yapılacaklar listemde. 🙂

Çok methedilen, şehir manzarasının en güzel izlendiği, çayların nefis ve ücretsiz oluğu Bitlis Kalesi’ni vakit darlığından göremeden, dağlar arasına konumlanan Bitlis’i ilgiyle izleyerek şehirden çıktık. Şimdi Ahlat Selçuklu Mezarlığına gidecektik.

Bu defa duran araç sahibi bir gazeteciydi. Arkaya istiflenmiş dağıtılmayı bekleyen onlarca gazete yanına oturan Simeya ve önde ben, teyipte çalan yöreye özgü ezgiler eşliğinde, sağ camdan akan nefes kesici manzaraya dalmıştık. Başı karlı, heybetli bir dağ boyu uzanan, Van Gölü olarak anılan ama sanki Bitlis’in de sahiplik hakkında bulunabileceği masmavi bir göl, yer yer yeşil, yer yer toprak, ara sıra renkli endemik çiçeklerle, adeta tablo gibi bezenmiş; izleyicisine müthiş bir seyir zevki sunan bu manzarayı ikimiz de asla unutamayacaktık. O an adeta bir film karesine ışınlanmış gibiydik. Gayet uzun olan ve hiç konuşmadan geçen yol bitti. Sarsılır gibi uyandık ve mezarlığa varamasak bile bu yolu bu şekilde geçebilmiş olmanın şansı ve sarhoşluğuyla deminden beri seyrettiğimiz resme dokunduk. Gerçekti. Az sonra kendiliğinden bir araç daha duruverdi. Amcalarla dolu, yine hareketli bir Kürtçe şarkı eşliğinde, demin indiğimiz araçta yaşadığımızdan aşağı kalır yanı olmayan bir yolculukla Ahlat’a yaklaştık. Patatesci olduklarını söyleyen amcalarla şen şakrak sohbet ettik. Bitlis’te patatesciliğin yerini ve önemini uzunca tartıştık. İnme vaktimiz geldiğinde doğu halkının misafirperverliğini otostop ne bilmeden, kimdir necidir diye sormadan, yalnızca yolda kalmışı yerine ulaştırma güdüsüyle bizi aldıklarında yol arkadaşımla bir kez daha anladık.

Karlar altında yüzlerce kahverengi mezar taşı görününce istediğimiz yere vardığımızı gördük. Tüyler ürperten bir havası vardı. Sanırım havanın çok soğuk olmasının da tüylerimizin ürpermesinde etkisi çoktu. Manalı bir sessizlikle yarım saat kadar gezdiğimiz, her bir taşı ayrı bir hikaye ve yaşanmışlık anlatan Selçuklu Mezarlığını da gezdikten sonra karşıdaki bakkaliyede birer çay içerek içimizi ısıttık. Ve son durağımızdan da evimize dönmek üzere ayrıldık.

Birkaç araç değiştirdikten sonra ne tesadüftür ki kendileri de batıda otostopla seyahat eden, araçlı oldukça da yolda kalanları alan ve birlikte erasmus yaptığım öğretmenlerimle yakın arkadaş çıkan memur bir çiftle, neredeyse Muş’a kadar tatlı bir sohbetle geldik. Varmaya yakın ortak arkadaşımız Gökhan’la Muş’ta bir cafede buluşmak için sözleştik. Son aracımız vip hissettirir gibi evimizin önüne kadar bıraktı. Kısacık bir kış gününe ne de çok şey sığdırmıştık. Minik ama gerçekten doyum aldığımız, çok güzel anlarla anacağımız harika bir gezi olmuştu. O gün Gökhan’a heyecanla seyahatimizi anlatırken ‘bunları yazmak lazım’ diye ortak bir kararda buluşmuştuk. Halihazırda kendisinin de yazdığı bir sitede yazabileceğimizi yahut kendi sayfamızı oluşturup paylaşabileceğimizi o gün o masada konuşmuştuk. Bugün bu yazıya da konu olabileceğini ve benim sayfamda yayınlanacağını nereden bilebilirdik? İyi ki .. 🌿

Bir Yol Hikayesi: Bitlis” üzerine 2 yorum

Yorum bırakın